Geçtiğimiz yıl yayımlanan bir makale, YÖK Ulusal Tez Merkezi’nde “dijital medya” anahtar kelimesiyle hazırlanmış 111 tezi taramış. Bunların 109’unu okumuş, konularına göre ayırmış. Taramanın en eski kaydı, 2003’te Yıldız Teknik Üniversitesi’nde yazdığım yüksek lisans tezi çıkmış: Dijital Medyada Mimari Tasarım: Tasarımı Tasarlamak.
Aynı tablonun başka bir satırı daha ilgimi çekti. Yirmi iki yıllık dönemde mimarlık alanından çıkan tez sayısı beş. Yüzde beşi bulmuyor.
Makaleyi görünce tezi açtım. Yirmi iki yıldır açmamıştım.
Üç yaşında bir yazılım
Metnin ortasında bir ekran görüntüsü var: Revit. 2003’te yazılım üç yaşındaydı, Autodesk’in bünyesine gireli bir yıl olmuştu, Türkiye’de karşılığı yok denecek kadar azdı.
Onu bir çizim programı olarak anmamışım. O sayfada kurduğum ayrım şuydu: piyasadaki CAD paketlerinde parametrik olan yalnız yapı elemanının kendisi — pencere, merdiven; parametreleri değiştirilebiliyor ama sonuç ürünün tamamında aynı kimlik görülmüyor. Revit gibi yazılımlarsa ürünün kendisini, kısıtlar ve sınırlar içinde tanımlanmış değişkenler olarak ifade ediyor.
Bugün buna verilen adı o zaman kullanmamışım, çünkü o ad Türkiye’de henüz dolaşımda değildi. Ama tarif ettiğim şey buydu.
Bakılacak obje, düşünülecek obje
Tezin ekseninde bir ayrım duruyor: dijital medya mimarlıkta ne üretiyor? Bakılacak objeler mi, düşünülecek — üzerinde işlem yapılabilecek — objeler mi?
Bilgisayar mimari temsilin aracı haline geldiğinde, hem pratikte hem okullarda büyük çoğunlukla bitmiş sayılan bir tasarımı sunmak için kullanıldı. Bir tasarım sunulmak üzere görselleştirildiğinde bağlamından kopuyor; mimari kimliği artık sorgulanmayan, başka bir anlayışla bakılan bir imgeye dönüşüyor. Tasarımcının ürünü “tasarlanacak olan” konumundan çıkıp “bakılacak olan” konumuna geçiyor.
Aynı ortam, sürecin içinde kullanıldığında bambaşka bir şey yapıyor. Tasarımcı yazılımın sunduğu esneklikle kendi yöntemini kurabiliyor; yerleşik üretken sistemlerden ayrı, kişisel tasarım stratejileri geliştirebiliyor.
Bu ayrımı render ile fotoğraf arasındaki mesafeyi yazarken yeniden kurduğumu, tezi okuyunca fark ettim. Aynı niyet, yirmi iki yıl arayla.
Tasarımı tasarlamak
Tezin son cümlesi şu:
Tasarımcılar bu alanda başka ustalıklar kazanmalarıyla birlikte binaları nasıl tasarlayacaklarının tasarımını da yapar konuma geleceklerdir. Başka bir deyişle tasarım metodlarını da tasarlayacaklardır.
Bir cümle önce bu ustalığı tarif etmişim: yazılımlara belirli amaçlara göre dışarıdan müdahale edebilen programlar, betikler yazmak.
O sırada bu bir öngörüydü. Elimde biçim gramerleri üzerine 1970’lerden gelen bir literatür, bir de bir yarışma projesinin süreç kaydı vardı — Büyük Mısır Müzesi için çalışan üç mimarın, yazılımın sunduğu olanakları bir strateji doğrultusunda kullanarak geliştirdikleri yöntem. Tezin dördüncü bölümü baştan sona o süreci anlatıyor.
Yirmi iki yıl sonra
Bugün ofiste, yeni yönetmeliğin getirdiği dijital teslim koşullarına uyum için kendi kontrol betiklerimizi yazıyoruz. Çizim dosyasını açıp katman adlarını, çizgi tiplerini, blok kurgusunu tek tek denetleyen; hatayı teslimden önce bulan bir araç. Kimse bizden bunu yazmamızı istemedi; teslimin kuralları değişince yapılacak en makul iş buydu.
Bir çalışma grubunda da, apartman tipi konutlardaki arşivimizden yararlanarak mevzuatı, parseli ve emsal paylaşımını katman katman hesaba katan plan tipi üreteçleri üzerinde çalışıyoruz. Tezde bunun adı “bilgisayar tabanlı üretken sistemler”di.
O betiği yazarken tezi düşünmemiştim. Ama yaptığımız şey, 2003’te yazdığım cümlenin tarifine birebir uyuyor: aracı kullanmakla yetinmeyip, aracın bizim işimizi nasıl yapacağını tasarlamak.
Bunu “öngörüm tuttu” demek için yazmıyorum. Tersine, tezin tuttuğu yer beni biraz rahatsız etti: yirmi iki yılda mimarlık alanından yalnız beş tez çıkmış olması, sorunun hâlâ açık olduğunu gösteriyor. Görselleştirme mesleğin diline yerleşti; ama araca dışarıdan müdahale etmek, kendi yöntemini kurmak hâlâ istisna.
Tezin tam metni, künyesi ve o tarama çalışmasının kaynağı burada.